skip to Main Content

Gılgamış’tan Lokman Hekim’e Bitkilerin Sırrı

Gılgamış’tan Lokman Hekim’e Bitkilerin Sırrı

Kültür tarihinde gerilere, gittiğimizde  doğayla kurulan bağın bugünkünden çok farklı olduğunu görürüz. insan, kendini ezici bir güç olarak görmezden evvel, toprağa, göğe ve suya, çevresindeki canlılara ve elbette bitkilere çok başka anlamlar atfetmiştir. Mitoloji çağlar boyunca farklı coğrafyalarda ve kültürlerde hep insan ve doğa arasındaki yaşam bağına dikkat çekmiştir.

Günümüzden 50 bin yıl önce bugünkü Irak’ta Manidar adlı mağarada bir cenaze töreni düzenlenmişti. Ölen kişi tıpkı bir bebeğin anne karnında oldüğü gibi cenin pozisyonunda gömülmüş, yanına çeşitli mezar hediyeleri bırakılmıştı. Belki de tarihin en erken ritüellerinden ve mitolojik verilerinden biri olarak, bu mezarda şifalı ot kalıntıları da bulunmuştur. Demek ki Neanderthal insanı bitkileri tanıyor, onlardaki şifayı biliyordu. Ölen yakınlarını uğurlarken, sonraki yaşamında sağlıklı bir ömür sürmesi umuduyla onu şifalı bitkilerle gömüyorlardı. Bu bilgi insanoğlunun inancına da yansımış ve şifası bilinen pekçok bitkiye kutsiyet atfedilmiştir.

Ölümsüzlük reçetelerinde şifalı bitkiler

Mitolojinin köklü bir kültürel miras olduğunu, mitlerinse basit ve boş hikayelerden öte sembolik kodlarla kültürün şifrelerini barındırdığını anlarsak, onları doğru yorumlamamız da mümkün olacaktır. Nesilden nesle anlatılagelen mitoslar, tecrübenin dolaylı, ancak bir o kadar da kalıcı aktarım yollarından biridir. Doğa ile insan arasındaki bağın sıkı düğümleri mitler aracılığıyla atılmıştır. Başından beri, yaşamını sağlıkla ve ölümden kaçarak sürdürmeye çabalayan insan, çareyi bitkilerde aramış, ölümsüzlüğün sırrını onlardan sormuştu. Tarih boyunca en güçlü kahramanlar bile ölüm karşısında aynı kaderi paylaşmıştı. Dünyanın en zengin kralı bir tutam ot uğruna dünyayı dolaşmayı göze alabilirdi.

Gılgamış

Uruk ülkesinin büyük kralı, tarihin ilk yazılı destanına imza atarak adını ölümsüzleştiren Gılgamış da işte böyle bir otun peşine düşmüştü. Bütün o güce, paraya, toprağa ve şöhrete rağmen en yakın arkadaşı Enkidu’yu bir hastalığa kurban verince huzuru kaçmış, ölümsüzlüğün sırrına ulaşmayı kafasına koymuştu. Cennet ülke Dilmun’a doğru yola çıktı. Günlerce aç ve uykusuz süren yolculuğun ardından Dilmun’a vardı ve bin bir zorluğu aşıp burada yaşayan ölümsüz çifti buldu. Utnapiştim, karısıyla birlikte tufandan kurtulmuş, tanrılar tarafından ölümsüzlükle ödüllendirilmiş bilge bir kişiydi. Gılgamış’ı iyilikle karşıladı, ölümsüzlük için güçlü bir irade gerektiğini söyleyip, ondan yedi gün uykusuz kalabilecek iradeyi göstermesini istedi. Gılgamış kendinden çok emindi, ne var ki kısa süre sonra yorgunluk belirtileri başlamış ve fark etmeksizin gözlerini uykuya yummuştu. Utnapiştim karısından Gılgamış’ın uyuduğu her gün için bir somun ekmek pişirmesini istedi. Gılgamış gözlerini açtığında hiç uyumadığını sanıyordu, ancak Utnapiştim’in önündeki ekmekleri görünce hakikati kavradı. Yedi ekmeğin bir başındakinin üzeri küf kaplamış diğer başındakindense sıcak dumanlar tütüyordu. Gılgamış böy lece iradesizliğini kabul etti ve boynu bükük, bilge çifte veda etti. Utnapiştim ve karısı onu uğurlarken bir armağan olarak sonsuz gençliğin sırrını kulağına fısıldadılar. Dönüş yolunda denizin tam ortasmda suya dalmasını ve dipte gördüğü dikenli otu koparmasını söylediler. Bu otta şifa vardı, yaşamın tüm izlerini silip gençlik bahşedecekti. Gılgamış söyleneni yaptı, sihirli bitkiyi buldu ve sevinçle ülkesine doğru yola koyuldu. Yol çok uzun ve zorluydu, Kral kendini yorgun ve kirli hissediyordu; yıkanıp arınmak, halkının karşısına temiz çıkmak istedi. Bir tatlı su kaynağında duraklayıp suya atladı. O, keyifle yıkanırken gençlik iksiri bitkinin güzel çiçekleri iştah kabartan kokusunu etrafa yayıyordu. Kokuyu alan bir yılan tekneye çıktı ve Gılgamış’ın gözlerinin önünde şifalı otu midesine indirdi. Herşey göz açıp kapayıncaya kadar olmuş, Gılgamış hayatının en büyük fırsatını kaçırmıştı. Yılan hızla derisini soyundu ve parlak, yepyeni bir deriyle gözden kayboldu. İşte o gün bugündür yılan, sonsuz gençliğin ve tıbbın sembolüdür; her mevsim deri değiştirerek edebi gençlik yaşar.

Asklepios

Yunan mitolojisinde tanrı Apollon’un oğlu olan Asklepios sağİlk/ tıp tanrısı olarak kabul edilir ve bir sopaya sarılmış yılanlar onu sembolize ederlerdi. Asklepios, bitkilerin dilinden anlayan şifacı yarı at/ yarı insan (Kentauros) Kheiron tarafmdan büyütülmüştü. Kheiron’dan hastalıkların nasıl iyileştirildiğini öğrenen Asklepios, ölümsüzlüğün sırrını ise Tanrıça Athena sayesinde bulmuştu. Başları yılanlarla çevrili, altın kanatları olan Gorgo adlı üç kız kardeşten en ölümcül olanı, gözlerine bakanı taşa çeviren Medusa’nın kanı ölümsüzlük iksiriydi. Athena bu sırrı Asklepios’a verirken ona kimsenin bilmediği bir gizi de açıklamıştı. Medusa’nm sol tarafindaki damarlar zehir, sağ tarafmdaki damarlar ise ölümün panzehiri olan kanı taşıyordu. Asklepios, Tanrıça’nm ve kahraman Perseus’un yardımıyla Medusa’nm başını kesmiş ve sağ damarından akan ölümsüzlük iksirini elde etmişti. Ne var ki bunu kullanmaya başlaması yaratıcı tanrı Zeus’u rahatsız etmiş, Asklepios’un küstahlığının cezalandırılmasına karar verilmişti. Zeus, Asklepios’u yıldırımlarıyla çarpmış, kahramanın elindeki ölümsüzlük reçetesi de otların içine düşmüştü. Yağan yağmurun etkisiyle panzehir toprağa karışmış ve bir zaman sonra buradan bir bitki filizlenmişti. Bu bitki her derde deva olan sarımsaktı.

Lokman Hekim

Anadolu mitolojisinde Lokman Hekim otların, çiçeklerin dilinden anlayan bilge bir şifacıdır. Bitkilerden hazırladığı reçetelerle her hastalığa çare bulan Lokman, bütün dünyayı dolaşmış, Misis (Adana) şehrindeki bitki çeşitliliğine hayran kalmış ve oraya yerleşmişti. Lokman sayesinde hastalıklardan uzak bir hayat süren Çukurova halkı, ondan ölüme çare bulmasını istiyordu. Lokman ölüme derman olacak bitkiyi bulmak için gecesini gündüzüne kattı. Günün birinde yorgunluktan bir ağaç gölgesinde uyuya kalmıştı ki bir sesin kendisine fısıldadığını işitti. Ses bir ottan gelmekte ve aradığı sırrın kendisinde olduğunu söylemekteydi. Lokman sevinçle otu koparıp defterinin arasına koydu ve ondan öğrendiği sırrı da içine not etti. Ne var ki onu gören Tanrı, meleği Cebrail’i Lokman’ın yanına göndererek ölümsüzlük ilacını yapmasına engel olmasını emretti. Ölümün yokluğu demek, bütün dengenin bozulması demekti. Cebrail Misis köprüsünün üzerinde insan kılığında Lokman’ın karşısına çıktı. Dar köprüde karşı karşıya kaldılar. Cebrail Lokman’dan elindeki defteri kendisine vermesini istedi ve cevap gelmesini beklemeden üstüne atıldı; defteri yakaladığı gibi Ceyhan nehrine fırlattı. Defterin peşinden suya atlayan Lokman ne kadar aradıysa da onu bulamadı. Günler sonra defterin bir sayfası Ceyhan’ın kıyısına vurmuş ve bu sayfada yazılanlar tıbbın temelini oluşturmuştu. Bugün dahi Ceyhan kıyısındaki toprakların şifasına inanılır ve Lokman Hekim’in ismi minnetle, saygıyla anılır.

This Post Has 0 Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back To Top
×Close search
Ara